31 Aralık 2010 Cuma

şizofreni yarışması birincisi (video metni)

“Ben deli değilim, benden başka herkes deli olduğu için beni deli zannediyorlar.
İnsanın kendi olabileceği tek yer akıl hastanesidir sanırdım, yanılmışım. Delirmeye bile hakkınız yok burada. Tımarhane delirme hakkının kutsandığı mabed değil midir? Değilmiş!
İnsan tımarhanede bile delirme hakkını elde edemiyorsa ölsün daha iyi. Ben size ve kendime rahatça dil çıkarabilmek için burada değil miyim, bunun için kapatmadınız mı beni buraya. Elektroşoklar tersini söylüyor bunun. Hastabakıcının suratını görmem elektroşoka girmeme yetiyor da artıyor bile. Şehir cereyanını boşa harcamayınız efendim.
Hayatım boyunca kendim olabileceğim bir yer aradım.Bu yer bazen bir insanın yüzü oldu, bazen sevdiğim bir kitapta altını çizdiğim cümle, bazen ölüler gibi haftalarca susmanın saltanatını yaşamak, bazen de denizin köpürdüyen mavi kaosunda eritmekle gözlerimi. Ama yetmedi bunlar. Sonuna kadar kendim olmak istedim, evreni kanatlamak pahasına. Sanatı denedim; otoriteye karşı çıkanların birbirlerine karşı imgelerle iktidar olma çabası. Polis olun efendim, daha saygın.
İnsanın kendi olabileceği tek yer gece kalbidir dedim sonra, insan yalnızken kendisidir diye de uzattım. Ama insanların ruhuma bu izinsiz girişleri yok mu, beni delirtiyor: ‘sevgilim beni ne kadar çok seviyorsun’lar, ‘felsefe yapma, aşka gel kendine gelirsin’ler, ‘insanları olduğu gibi kabul et, mutlu olursun’lar vb…
İnsanları olduğu gibi kabul edersem bu savaşları, bu gizli sömürüyü, bu öldürücü şiirsizliği de kabul etmiş olmaz mıyım; bu İsa’ya hem Edip Cansever’e, hem kendime, yeni doğan çocuklara ve gökyüzüne ihanet etmek olmaz mı?
Hepimiz deliyiz, akıllı taklidi yapmayı bıraktığımız anda tımarhaneye kapatılırız. İnsanlar akıllı taklidi yapmakta ne kadar da usta tanrım. Bense beceriksizliğim bu konuda, daha doğrusu akıllı taklidi yapmaktan bıktım. Normal olmaya çalışmak deli olmaktan daha zor. Belki de bunu anladım. Bir ofiste çalışıyordum, deli gömleğimin (seçkin bir markaydı) üzerine kravat takmayı bıraktım.
Beni kimin delirttiğini gerçekten merak ediyorum.
Babam olabilir diyorum, çocukluğumda az dövmedi beni sözcüklerle. Lise 2’de beni derste kuşumla oynarken yakalayan son Osmanlı Aysel de olabilir beni delirten. (Kaltak dediğime bakmayın, kızgınlığımdan söylüyorum, yağmurda ıslanmış bir köpek kadar aşıktım ona.) Tek tek beni kimin delirttiğini hesabını yapmak zor, kısaca beni insanlar delirtti diyebilirim. Beni insanların çıldırtmasındansa gökyüzünün çıldırtmasını isterdim, karanlık yağmurun, müziğin… Beni çıldırtma hakkını insanların elinden almalıyım.
Önemsiz deliliklerimi saymayacağım, beni buraya kapattıran son çılgınlığımı anlatacağım.
İntihar fikri yine tanrım olmuştu, aynadaki yüzüme tükürüp silahımı aldım ve mahallemizdeki büyük çukurca camisine gittim. Girdim içeri. Caminin tavanına iki el ateş edip namazı böldüm. Haklı olarak üzerime saldıran bir dindarı bacağından vurup ‘suküneti’ sağladım. Gerginlik caminin duvarını çatlatacak kadar büyüktü. Fazla vaktinizi almayacağım dedim.
Ve Perulu şair Cesar Mendoza’nın “Acı Çekene Saygı” şiirini okumaya başladım.
Tanrı’yla aynı fikirde değilim
İntihar edenlerin cehenneme gideceği konusunda
Kainatın yaratılışına katılmaktan bıktığımda ruhum
İntihar edeceğim ben de
Denenmemiş bir yolla
Nerdeyse bütün akıllı kalpler
İntihar edipsiktir çekmiş yeryüzüne
Ben ateist değilim, babasıymış gibi
Tanrı’ya küsen bir çocuğum
Eğer Tanrı intihar edenleri ve Nietche’yi
Cehenneme gönderirse
Cehennemde yanmayı tercih ederim ben de
Tanrı dürüstlüğü sever
Tanrı’nın hayal gücünü beğenmiyorum
Ben Tanrı olsam
Peygamberler göndermez
Direk konuşurdum insanlarla
Ben Tanrı olsam
Hitler’i iyi kalpli bir Yahudi olmakla cezalandırırdım
Yahut yetenekli bir yazar yapardım onu
İçindeki kötülüğü insanlara değil
Tuvallere boşaltırdı
Ben Tanrı olsam
Devletler yok olur
Gül kokulu bireyler var olurdu sadece
Atlar çılgın zamanlar koşardı
Ben Tanrı olsam
Düşünce gücüyle herkesin
İstediği karakter olmasını sağlardım
Dünya bir şiirin
Yaratılım sürecine dönüşürdü böylece
Ben Tanrı olsam intihar ederdim
İnsanlarla birlikte
Acı çekmeyi öğrenemediğim için
Sessizlik ağır bir kaya gibi hepimizin üzerine çökmüştü. Cemaat beni linç etmek için fırsat kolluyordu, seziyordum bunu. Tabancam tek dostumdu o anda. O sırada cemaatten yaşlıca bir adam bana doğru yürümeye başladı. Dur diye bağırdım, dur, yoksa… Dinlemedi yavaş yavaş ağır çekimde yanıma kadar geldi, gözlerinde diğerlerindeki gibi öfke değil, merhamet gibi bir şey vardı. Tanımıştım, babamın arkadaşı Ahmet abiydi.
‘Dinle beni, Allah’ın kendin olduğunu anlayıncaya kadar hep acı çekeceksin’ dedi usulca. Ellerim titremeye başlamıştı, bu sözler dikenli bir çalı gibi saplanmıştı içime ama acıtmıyordu. Silahımı aldı, beni linç etmek isteyen kalabalığı ve zamanı bir el hareketiyle durdurdu.
Sonrası… Sonrası buradayım işte. O yaşlı adam Ahmet abinin sözünü hatırladığımda sakinleşir gibi, içimdeki bir sırra erer gibi oluyorum ama izin vermiyor insanlar ve anılar kendim olmamama, içimin sularına bir balık gibi dalaraktan.
Dışarıdayken bir söz vermiştim kendime: onlar ne yaparsa ben tersini yapacağım diye. Onlar yalan mı söylüyor, ben doğruyu söyleyeceğim. Onlar boyun mu eğiyor, ben isyan edeceğim. Hem de her şeye. Onlar sanattan nefret mi ediyor, ben inadına Mozart dinleyeceğim, ölü yazarlarla dostluk kuracam, 7. Mühür’ü, Sonbahar’ı ve Seven’ı izleyeceğim. Onlar paraya mı tapıyor, ben yağmurda ıslanmaya tapacam. Onlar statünün getirdiği saygınlığa mı inanıyor, ben serseriliğe ve kaybetmişliğe sokak olacağım.
Sonuç: insanın tanrı’ya inancının kaybetmesinden daha kötü olan bir şey varsa, o da insanlığa inancını kaybetmesidir. Siz insansanız, ben insan olmayı reddediyorum. Deli olmam güllerle birlikte açmama, zamanın dışına taşmama engel değil; tam tersine bunlara açılan kapı.
Bu arada delilerin söz söyleme özgürlüğünden bol bol yararlanıyorum. Geçen gün bağırmaya başladım: sizin sığınacak bir Allah’ınız var, benim yok. Benim sığınacak yalnızca kelimelerim var.
Deliliğini topluma kabul ettirebilene dahi derler; ben ettiremedim, tımarhanedeyim. Güldüler. Aklın fazlası cehennem dedim, güldüler. Her çocuk tanrı’nın gönderdiği bir peygamberdir. Ve unuturuz büyüyünce peygamber olduğumuzu. Gider bir öğretmen oluruz, işçi, pezevenk, mühendis, memur dedim, güldüler. Şehir cereyanına bağladılar beni. Güldüler siktir çektiler, kalbimin içinde çarpan kalplere. Çirkinleştireni her yerde, ey dünyayı kutsallaştıran çılgınlık neredesin dedim, güldüler. Öyle bir şekilde yan yana getirelim ki sözcükleri, herkesi orospu olmaktan kurtaralım dedim, güldüler.
Zaman geçti. Artık çıplakken bir şey söyleyemiyorum insanlara, kişiliklerim birbirleriyle yaşamayı öğrendi, gidecek başka bir bedenleri olmadığını anladı en sonunda.
İlaçlarımı düzenli kullanıyorum, sigarayı azalttım. Buradan çıkmama az kaldı, doktorum Alper bey söyledi. Geçende kendi kendime Cemal dedim Cemal -ismim cemal bu arada- hayatı güzelleştiren şey tehlikeyi sevmektir. Hayatı güzelleştirmek istiyorsan dünyanın en tehlikeli şeyini sevmeyi öğrenmelisin: insanı! Buna kendini sevmekle başlayabilirsin. Hak verdim Cemal’e. Güzel konuşuyordu, inandım ona.
Cemal’e borcumu ödeyeceğim. Yeryüzünde insanlar tarafından kanatılmamış hiçbir aşık olmayı yeniden deneyeceğim. Cemal’e borcumu ödeyeceğim. Az kaldı, bekleyin beni.”

insanın kendine zulmü

Kasvet sahibi insan kendi azap kuyusunu kendi elleriyle kazmaktadır. Sahte otoritesiyle belki etrafına dehşetler salmakta görünse de aslında o kendi iç dünyasında zavallı olduğunu bilmektedir. Çevresinin kendisinden çektiği sıkıntılardan binlerce daha fazlasını kendi vicdanı çekmektedir. J. J. Rousseau’nun dediği gibi, “Kalpleri kemiren gizli azaplar yüzlerden belli olsaydı, haset uyandıran nice kimseye merhamet duyulurdu.”

Günümüz insanının en sık karşılaştığı ruhî rahatsızlıkların başında gelen depresyonun temel sebeplerinden biri, kalbin katılaşması sonucu insanın merhametsizleşmesidir. Depresyonun temelinde tatmin olmayan istek ve arzular dizisinin yattığını bilmekteyiz. İnsan hırsıyla, kıskançlığıyla, başkalarıyla sonu gelmez rekabetiyle bir türlü tatmin olamamakta ve bu tatminsizliğini kasvetiyle etrafına da bulaştırmaktadır.



Bu insan söz konusu acınası durumdan nasıl kurtulabilir? Merhametin engin okyanusunda nasıl yüzebilir? Ancak içinde bulunduğu nefs katından bir an önce yükselmesiyle kurtulabileceğini söyleyebiliriz. Yoksa nefsinin mevcut seviyesini değiştiremedikçe kişi sıkıntılı ruh labirentinin içinden bir türlü çıkamayacaktır. Farklı bir nefs mertebesine yükselebilirse, bu yeni kat, kişiye bambaşka duygular ve farklı bir bakış açısı kazandırabilir. Böylece karşılaşacağı müşahede ışığı, daha önce fark edilemeyen ayrıntılara ışık tutar ve kalp katılığı erimeye başlar.
İnsan zaman zaman kalp katılığıyla nefsine mağlup düşebilirse de mağlubiyetinin farkında olmalıdır ki mağlubiyeti onun için zaferlerin en güzeli olabilsin. Çünkü yenilginin ona getireceği acı, kalbini saran katılıkları kırabilecek ve onun içindeki sevgi dolu gönül ortaya çıkacaktır.





(alıntıdır)

29 Aralık 2010 Çarşamba

expression of this day

(Bugün günlerden hiç. Benim adım yok. Kanatlanıyor içimden binlerce siyah kelebek. Savruluyor rüzgârda yaprak gibi
Kalbim, uzaklarda bir yerde. Kalbim kayıp.)
Sessiz, yorgun, ağır, gözkapaklarım kapanıyor yine… Yine…
(Karanlığa dokunabiliyor sanki ellerim.)
Yıkık, dökük, bu şehrin duvarları birer birer üstüme yıkılıyor yine…
(Sadece sesler duyuyorum..)
Yine…
(Ayak sesleri uzaklarda..)
Kuş sürüleri terk ederken bu şehri, ardında yoksul ve kimsesiz çocuk gibi bırakıyor yine…
(Susuyorum.)
Yine…
(Sessizlik keskin..)
Ve sonbahar sinsice yaklaşarak peşinde köpek gibi bir yalnızlığı üstüme sürüklüyor yine…
(Bekliyorum)
Yine…
(Beklemek keskin)
Sözler hep yalan! Yeminleri unut!
Bir veda bir sebepsiz tokat gibi çarpıyor yine…
(Burdan gitmem gerek)
Yüzüme…
Şarkılar yalan! Duyduklarını unut!
Bir hikaye rüzgarın ellerinde savruluyor yine…
(Herşeyi unutmam gerek)
Yine!
Kestim! Akıttım! Damarlarımdaki kanımda akan o kirli siyah yalanları!
(Acımıyor bileklerim)
Olmadı!
(Acımıyor hiç)
Sildim! Çıkardım! Yüzümden kazıdım yüzüme çizdiğin o siyah derin yazıları!
(Acımıyor ellerim avuçlarım)
Olmadı!
(Acıtmıyor hiçbirşey)
Kustum! Tükürdüm içimde senden kalan o keskin o acıtan hatıraları!
(Acımıyor tenim, ve acımıyor)
Olmadı!
(Dokunduğun yerler)
Söktün! Defalarca diktim o küçük ellerinle açtığın ve sızlayan bütün yaralarımı!
(Acımıyor artık kalbim)
Olmadı!
(Kalbim)
Bana ne yaptın… Ne yaptın… Ne yaptın… Ne yaptın çocuk!
(Sadece sessizce durdum ve öylece izledim bir meleğin ellerindeki ellerimin izlerini.)
Niye yaptın… Niye yaptın… Niye yaptın ahh çocuk!
(Sadece sessizce durdum ve öylece izledim bir meleğin ellerindeki kaderimin sökülüşünü.)
Bana ne yaptın… Ne yaptın… Ne yaptın… Ne yaptın çocuk!
(Sadece sessizce durup öylece izlemek istedim bir meleğin ellerindeki kalbimi.)
Niye yaptın… Niye yaptın… Niye yaptın ahh çocuk!
(Sadece öylece durup sessizce izlemeyi istedim, sadece bir meleği sevmeyi.)
Göremiyorum, duyamıyorum artık dokunamıyorum çocuk!
(Hep bir şey eksik gibi ve hep bir şey yarım ve hep bir şey yok artık sanki.)
Anlatamıyorum anlatamıyorum artık ağlayamıyorum çocuk!
(Ne bir ışık var ne de bir şarkı artık sokaklarında bu kaybetmiş şehrin)
İnanmıyorum inanmıyorum artık inanamıyorum çocuk!
(Ne bir isim var duvarlarında, ahh ne de okunabilen bir cümle.)
Bilmiyorum bilmiyorum artık sevemiyorum çocuk!
(Sadece sessizce durdum ve öylece izledim bir meleğin ellerindeki ölümümü.)
Ne yağmur, ne kar, ne yüzüme vuran rüzgar, canımı yakan acıtan sonbahar, daha dinmedi çocuk!
(Öyle beyaz)
Seni silmedi çocuk!
(Öyle maviydi ki)
Alev alev yanan kirpiklerinde saçılan kıvılcımlarınla başlayan bu yangın daha sönmedi çocuk!
(Öyle güzeldi ki ve öyle..)
Sönemedi çocuk!
(Öyle masum ama… )
Bu viran şehirde, bu viran hikaye henüz bitmedi!
Bitmedi bitmedi bitmedi çocuk!
(Öyle yanlış öyle…)
Bitemedi çocuk!
(Öyle yanlış ki ve öyle… )
Bu aciz şarkılar, bu aciz dualar seni geri getirmedi getirmedi getirmedi çocuk!
(ve öyle çocuk)
DÖNMEDİN ÇOCUK!
(Kalbim…)
Bana ne yaptın… Ne yaptın… Ne yaptın… Ne yaptın çocuk!
(Tüm maviler kirli şimdi ve tüm beyazlar utanç içinde ve sadece uyumak)
Bunu niye yaptın… Niye yaptın… Niye yaptın… Niye yaptın çocuk!?
(Uyumak istiyorum… )

20 Aralık 2010 Pazartesi

tek numura farkla kaçırılan bir bilet duruyor elimde. 9 yerine 5 olsaymış o gemide bende olacakmışım. ayın 26sında üds'ye girecek olmasaydım kesinlikle istanbula giderdim. o atmosferi solumayı o kadar isterdim ki...

18 Aralık 2010 Cumartesi

Singin' In The Rain - Gene Kelly -1952

chitty chitty bang bang

öğlen, o genetik mühendisiliği dersinden çıktıktan sonra üzerime yapışan 'son dakikaya kadar bişeyler öğrenmeliyim' modundan hiç çıkmıyım istiyorum. mustafa hoca gibi rüyalarımda bile projeler yaratıym.

düşündümde bugün teknolojiyi bulan değil elinde tutan güç sahibi. o yüzden kulvar mı değiştirmeli???

14 Aralık 2010 Salı

Baba Zula - Bir Sana Bir de Bana

Bismillâhirrahmânirrahîm.

1. Kuşluk vaktine andolsun,
2. Karanlığı çöktüğü vakit geceye andolsun ki,
3. Rabbin seni terk etmedi, sana darılmadı da.1
4. Muhakkak ki âhiret senin için dünyadan daha hayırlıdır.
5. Şüphesiz, Rabbin sana verecek ve sen de hoşnut olacaksın.
6. Seni yetim bulup da barındırmadı mı?
7. Seni yolunu kaybetmiş olarak bulup da yola iletmedi mi?
8. Seni ihtiyaç içinde bulup da zengin etmedi mi?
9. Öyleyse sakın yetimi ezme!
10. Sakın isteyeni azarlama!
11. Rabbinin nimetine gelince; işte onu anlat.



o beni terketmedi ama ben onu terkettim.

10 Aralık 2010 Cuma

TANIMADIĞIM TEN

Yanlızca bir kırıntıydın içime ilk düştüğünde
Vakitsiz bir anda...
Bilmediğim bir neden beni alıp götürdüğünde o yerlere
Keder ve budalalıktan başka yaşamın bir anlamı var mıydı?
Aradığım aşkı bulduysam sendedir
Ya bu benim içimde dolaşanda kimdir
Ya bu benim içimde mekan tutanda kimdir.

Adem evvelinden beri bir yanımız noksandır neylersin...
Beni bu alemde divane gibi gezdiren sen değil misin
Geriye kalan yanlızca tanımadığım bu tendir
Aradığım aşkı bulduysam sendedir
Ya bu benim içimde dolaşanda kimdir
Ya bu benim içimde mekân tutanda kimdir

6 Aralık 2010 Pazartesi

tanrım beni yavaşlat

Aşağıdaki yazı milattan 2000 yıl önce HİTİTLER’ e ait kalıntılar içerisinde bulunan bir duvar yazısına aittir.

*Tanrım beni yavaşlat,
*Aklımı sakinleştirerek kalbimi dinlendir…
*Zamanın sonsuzluğunu göstererek bu telaşlı hızımı dengele…
*Günün karmaşası içinde bana sonsuza kadar yaşayacak tepelerin sükunetini ver.
*Sinirlerim ve kaslarımdaki gerginliği, belleğimde yaşayan akarsuların melodisiyle yıka, götür.
*Uykunun o büyüleyici ve iyileştirici gücünü duymama yardımcı ol…
*Anlık zevkleri yaşayabilme sanatını öğret; bir çiçeğe bakmak için yavaşlamayı, güzel bir köpek ya da kediyi okşamak için durmayı, güzel bir kitaptan birkaç satır okumayı, balık avlayabilmeyi, hülyalara dalabilmeyi öğret…
*Her gün bana kaplumbağa ve tavşanın masalını hatırlat. hatırlat ki, yarısı her zaman hızlı koşanın bitirmediğini, yasamda hızı arttırmaktan çok daha önemli şeyler olduğunu bileyim…
*Heybetli meşe ağacının dallarından yukarıya doğru bakmamı sağla.Bakıp göreyim ki, onun böyle güçlü ve büyük olması yavaş ve iyi büyümesine bağlıdır…
*Beni yavaşlat Tanrım ve köklerimi yaşam toprağının kalıcı değerlerine doğru göndermeme yardim et.
*Yardim et ki, kaderimin yıldızlarına doğru daha olgun ve daha sağlıklı olarak yükseleyim.
*Ve hepsinden önemlisi…
Tanrım, Bana değiştirebileceğim şeyleri değiştirmek için CESARET,
Değiştiremeyeceğim şeyleri kabul etmek için SABIR,
İkisi arasındaki farkı bilmek için AKIL ver…...

11 Kasım 2010 Perşembe

The Starry Night (animated-SQIRLZ) - Van Gogh

çünkü çarşambalardan nefret ettim

BİLİYORUM SANA GİDEN YOLLAR KAPALI
Biliyorum sana giden yollar kapalı
Üstelik sen de hiç bir zaman sevmedin beni

Ne kadar yakından ve arada uçurum;
İnsanlar, evler, aramızda duvarlar gibi

Uyandım uyandım, hep seni düşündüm
Yalnız seni, yalnız senin gözlerini

Sen Bayan Nihayet, sen ölümüm kalımım
Ben artık adam olmam bu derde düşeli

Şimdilerde bir köpek gibi koşuyorum ordan oraya
Yoksa gururlu bir kişiyim aslında, inan ki

Anımsamıyorum yarı dolu bir bardaktan su içtiğimi
Ve içim götürmez kenarından kesilmiş ekmeği

Kaç kez sana uzaktan baktım 5.45 vapurunda;
Hangi şarkıyı duysam, bizim için söylenmiş sanki

Tek yanlı aşk kişiyi nasıl aptallaştırıyor
Nasıl unutmuşum senin bir başkasını sevdiğini

Çocukça ve seni üzen girişimlerim oldu;
Bağışla bir daha tekrarlanmaz hiçbiri

Rastlaşmamak için elimden geleni yaparım
Bu böyle pek de kolay değil gerçi…

Alışırım seni yalnız düşlerde okşamaya;
Bunun verdiği mutluluk da az değil ki

Çıkar giderim bu kentten daha olmazsa,
Sensizliğin bir adı olur, bir anlamı olur belki

İnan belli etmem, seni hiç rahatsız etmem,
Son isteğimi de söyleyebilirim şimdi:

Bir geceyarısı yazıyorum bu mektubu
Yalvarırım onu okuma çarşamba günleri


Cemal süreya

7 Kasım 2010 Pazar

nobahari

MOHSEN NAMJOO- NOBAHARİ

..Olur da olamazsam diye buralarda..

Yanağındaki küçük çukura saklanmak istiyorum. Uyumak, yüzyıllarca uyumak. İlla isim konulacaksa ben masal değil hayat demekten yanayım. Bu yolları yan yana yürümekten.

Erguvanlar açmaya başladı, mavi mi pembe mi ayırt edemiyorum renkleri, kokuna bir isim bulmaya çalışmaktan da vazgeçtim. Ten kokun, dokun, dokunmak sana.

Bir masada kahvemizi yudumlayıp, heyecanla dedikodu yapacağız, sana kaçırmadan anlatmam gereken aylar biriktirdim, kolay mı?

Biraz sessizlik olacak sonra.. Ben çay kaşığımla oynayacağım, sen hüzünlü gözlerini uzaklara salacaksın. Ağır, aksak kelimelerle soracağım, cümlelerim topallayacak; ‘’Nasılsın’’.

Nasılsın derken bile iyi olmana dualar ediyor olacağım ve kimseye göstermediğin yaralarından. Hayır! Hiçbir sözümüz umutsuzluk taşımayacak, inanacağız, inandıracağız, yaşadığımız cehennemin cennete dönüşeceğine. Katil olmadığımızı, diktatör bir komutan olmadığımızı bilerek içimizdeki tüm ırkları birleştirerek, Kenya’da Tanrı’nın unuttuğu bir çocuğa gülümseyerek, insanların koşarak geçerken fark etmediği selpakçı amcanın gülüşüne karşılık vererek ve bırakarak bu dünyanın tüm kandırmacılarını kendimize insanca bir yol çizeceğiz! Gelmek isteyen ardımıza düşecek, istemeyenlere bu oyunda hep ‘’armut’’ diyeceğiz, kalsınlar saklandıkları yerlerde!

Nasıl bir aşk bu diye sormuşsun? Herhangi bir adama, herhangi bir yerde duyamayacağım türden bu yüzden sana sakladım yanağımdaki küçük çukuru. Yorulduğunda ben de uyu.. Gözlerinin içine her baktığımda güçlenen kendimi özlüyorum ve en çok gözlerini. Çünkü artık sancıyor her bir yanım, omuzlarım ağrıyor, unutmak istediğim her şey zamanla karşıma çıkıyor. Kaçmak çözüm olsaydı en çok saçlarına saklanmak isterdim ama beraber savaşmanın güzelliğini duyumsayabiliyorum.

Gel !

Orda mutlu olduğunu biliyorum ama inan bencilce değil bu isteğim. Bir gün hiç gelmemeye karar vererek gidersen, bavulumu hazırladım, geçmişi koymadım içine, adı ‘’geçmiş’’olacak gelecekleri beraber yaşayalım diye!

Gitme!

Seni şah damarıma sakladım, adım atarsan yırtılır derim, kanar dizlerim. Ölürüm. Bir daha ayrılığı kaldıramam, yüküm ağır. !

Susma !

Kelimelerin, senin ayak izlerin. Nereye gittiğini bulamazsa ölür benim ellerim!

Susma, kalemim kendini tüketmesin!

Seni seviyorum!

4 Kasım 2010 Perşembe

Yaşamayı ciddiye alacaksın,
yani o derecede, öylesine ki,
mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
yahut kocaman gözlüklerin,
beyaz gömleğinle bir laboratuvarda
insanlar için ölebileceksin,
hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
hem de en güzel en gerçek şeyin
yaşamak olduğunu bildiğin halde


NAZIM HİKMET

1 Kasım 2010 Pazartesi

mohsen namjoo-khan baji

محسن نامجو/ خان باجی / لای لایی کردی / فولکلور ... لای لای،لا لا لال لای/ لای لای ... خان باجی مه‌رۆ / خان باجی مه‌رۆ / خان باجی خان باجی نرو / خان باجی نرو / خان باجی چاوت ڕه‌شه‌ به‌خوماره‌وه‌ چشمانت سیاه است و مستان خان باجی! لێوت په‌ڕی هه‌ناره‌وه‌ خان باجی لبانت همچون انار است، خان باجی! لای لا

31 Ekim 2010 Pazar

gördüğüme sewindim

Görmesem daha iyiydi
Seni orada o gece
Aradan yıllar geçti
Silinmedin hafızamdan

Her gece yeni bir geceydi
Seni görene kadar
Birer birer çıktılar
Yerlerinden hatıralar hatıralarrr unutulmaz

Duygularıma esir oluyorum seni görünce
İnsan bin keremi yanıyor bir kere sevince
Ruh bedenden ayrılıyor çekimine girdi
Bir kere daha yandım ama canım gördüğüme sevindim

Her gece yeni bir geceydi
Seni görene kadar
Birer birer çıktılar
Yerlerinden hatıralar hatıralarrr unutulmaz

Duygularıma esir oluyorum seni görünce
İnsan bin keremi yanıyor bir kere sevince
Ruh bedenden ayrılıyor çekimine girdi
Bin kere daha yanarım sana canım gördüğüme sevindim

Duygularıma esir oluyorum seni görünce
İnsan bin keremi yanıyor bir kere sevince
Ruh bedenden ayrılıyor çekimine girdi
Bir kere daha yandım ama canım gördüğüme sevindim

29 Ekim 2010 Cuma

hep aradım hep hiç bitmeyen bi enerjiyle. tıpkı seni aradığım gibi o kadar çabam, çırpınmam sonuç vermedi bi ara durdum dinlendim sonra yine ve yine yok olmadı bulamadım denedim. aklıma gelen herşeyi ama olmadı sonra bi gün yani bu gün hiç beklemediğim bi anda dururken kendi elimle bile olmazzken buldum ewet buldum hala inanamıyorum ama buldum. kendi kendime sözwermiştim hep onu bulduğumda seni de bulacaktım.


bu gece onu buldum ama sen ya sen? senidemi oluruna bıraksam bi gün hiç beklemediğim bir anda öylece durup dururken gelir misin bana? ben hiçbişey yapmamışken?

artık yapmak istemiyorum zaten. I'm tired now(Tiersen 1997, monochrome).

Mohsen namjoo / khan baji - محسن نامجو/ خان باجی / کردی

21 Ekim 2010 Perşembe

ımmmmmm verilen sözler üzerine girilen beklentiler gerçekleşmeyen hayaller...
düş kırıklıklarının ardından toparlanmaya çalışma isteği ama eyleme geçememe.sadece bir plan olarak kafada yer kaplama.


yine kendi kendime sormadan duramadım

20 Ekim 2010 Çarşamba

AŞIK OLMADAN BİR DÜŞÜN!

Evinin seni içine sigdiramayacak kadar dar oldugunu fark edeceksin...
Sokaga firlayacaksin...
Sokaklar da dar gelecek...
Tipki vücudunun yüregine dar geldigi gibi...
Ne denizin mavisi açacak içini, ne pırıl pırıl gökyüzü...
Kendini tasiyamayacak kadar çok büyüyecek, bir yandan da kaybolacak kadar
küçüleceksin...
Birileri sana bir seyler anlatacak durmadan...
"Önemli olan saglik."
"Yasamak güzel."
"Bos ver, her sey unutulur."
Sen hiçbirini duymayacaksin...
Göz yaslarindan etrafi göremez hale geleceksin...
Ondan ölmesini isteyecek kadar nefret edecek, az sonra kollarinda ölmek isteyecek
kadar çok seveceksin...
Hep ondan bahsetmek isteyeceksin...
"Ölüme çare bulundu" ya da "Yarin kiyamet kopacakmis" deseler basini kaldirip Ne
dedin?" diye sormayacaksin...
Yalniz kalmak isteyeceksin...
Hem de kalabaliklarin arasinda kaybolmak...
Ikisi de yetmeyecek...
Geçmişi düşüneceksin...
Neredeyse dakika dakika...
Ama kötüleri atlayarak...
Onunla geçtigin yerlerden geçmek isteyeceksin...
Gittigin yerlere gitmek...
Bu sana hiç iyi gelmeyecek...
Ama bile bile yapacaksin...
Biri sana içindeki aciyi söküp atabilecegini söylese,kaçacaksin...
Aslinda kurtulmak istedigin halde, o aciyi yasamak için direneceksin...
Hayatinin geri kalanini onu düsünerek geçirmek isteyeceksin....
Aksini iddia edenlerden nefret edeceksin...
Herkesi ona benzetip...
Kimseyi onun yerine koyamayacaksin...
Hiçbir sey oyalamayacak seni...
Ilaçlara siginacaksin...
Birkaç saat kafani bulandiran ama asla onu unutturmayan.
Sadece bir müddet buzlu camin arkasindan seyrettiren...
Bütün sarkilar sizin için yazilmis gibi gelecek... Bogazin dügümlenecek,
dinleyemeyeceksin... Uyumak zor, uyanmak kolay olacak...
Sabahi iple çekeceksin...
Bazen de "Hiç günes dogmasa" diyeceksin...
Ne geceler rahatlatacak seni ne gündüzler...
Ölmeyi isteyip, ölemeyeceksin...
Belki çivi çiviyi söker diye can havliyle önüne çikana sarilmak isteyeceksin
Nafile...
Düsüncesi bile tahammül edilmez gelecek...
Rüyalar göreceksin, gerçek olmasini istedigin...
Her siçrayarak uyandiginda onun adini söyledigini fark edeceksin...
Telefonun çalmasini bekleyeceksin...
Aramayacagini bile bile...
Her çaldiginda yüregin agzina gelecek...
Aglamakli konusacaksin arayanlarla...
Yüregin burkulacak...
Canin yanacak...
Bir daha sevmemeye yemin edeceksin...
Hayata dair hiçbir sey yapmak gelmeyecek içinden...
Onun sesini bir kez daha duymak için yanıp tutusacaksin...
Defalarca aradigi günlerin kiymetini bilmedigin için nefret edeceksin...
Yasadigin sehri terk etmek isteyeceksin...
Onunla hiçbir aninin olmadigi bir yerlere gidip yerlesmek...
Ama bir umut...
Onunla bir gün bir yerde karsilasma umudu...
Bu umut seni gitmekten alikoyacak...
Gel gitler içinde yasayacaksin...
Buna yasamak denirse...
Razi misin bütün bunlara...?
Hazir misin sonunda ölüp ölüp dirilmeye...?
O halde asik olabilirsin



Can Dündar |

2 Ağustos 2010 Pazartesi

veda etmek neden bu kadar zor
umrunda olmadığını bile bile bu kadar çaba niye?
kimi neyi rahatlatmya çalışıyorum anlamıyorum.
neden böyle yapıyorum ? kendime ciddi anlamda mana veremiyorum
bitti yani bitti kabul et artık en nefret ettiğin cümle ama yapacak bişey cidden yok
en son damlaya kadar içtin yaladın kalmadı yok işte yok anlasana
algılayamıyorsun değil mi? yok ne demek bilmiyorsun çünkü
ya da biliyorsun ama işine gelmiyor mazoşistsin sen kızım üzülmek hoşuna gidiyor bunu kabul etmekte bir şeydir. yine iki kişiymiş gibi konuşmaya başladım.


sil ve bitsin hadi lütfen yapabilirsin hadi ama!!!!!!!!!!!!!

29 Temmuz 2010 Perşembe

FOOD INC.

1)u can vote to change this system.
three times a day.
2)buy from companies treat
workers, animals and the environment with respect
3)when you go to the supermarket,
choose foods that are in season
buy foods that are organic
know what is in your food
read label
know what you buy
4)the average meal travels 1500 mile from the farm to the supermarket
buy foods that are grown locally
shop at farmers markets
plant a garden
5)cook a meal with your family and eat together
6)everyone has a right to healthy food
make sure your farmers market take food stamps
ask your school board to provide healthy school lunches
the FDA and USDA are supposed to project you and your family
tell congress to enforce food safety standards and re-intraduce kevin's law

if you say grace ask for food that will keep us. and the planet healthy

you can change the world with every bite

hungry for change?

27 Haziran 2010 Pazar

मार्टिन लुठेर king

Dünyada yapılmış olan her şey umutla yapılmıştır.
İnsanlığı yücelten her iş, onurlu ve önemlidir; dört dörtlük yapılmalıdır.
Balık gibi yüzüp kuş gibi uçmayı başardık ama çok kolay birşeyi yapamadık, kardeş gibi yaşamayı9 Ekim 2008
Bir insanın uğruna öleceği bir şeyi yoksa,yaşamaya da hakkı yoktur.
Yaşamımız önem verdiğimiz olaylara karşı sessiz kaldığımız gün son bulmaya başlar.
Eğer sizden sokakları süpürmeniz istenirse Micheangelo'nun resim yaptığı Beethoven'ın beste yaptığı veya Shakespeare'in şiir yaptığı gibi süpürün. O kadar güzel süpürülsün ki gökteki ve yerdeki herkes durup Burada dünyanın en iyi çöpçüsü yaşıyormuş desin 1 Ocak 2008
İnsanlar genellikle birbirlerinden nefret ederler çünkü birbirlerinden korkarlar; birbirlerinden korkarlar çünkü birbirlerini tanımazlar; birbirlerini tanımazlar çünkü iletişim kurmazlar; iletişim kurmazlar çünkü sınıflara ayrılmışlardır.

21 Haziran 2010 Pazartesi

üç nokta

Beni reel dünyadan uzaklaştıran her şeye aşığım. Buna sende dâhilsin. (özgür) Ama dönmek zorundayım. İstemiyorum ama dönüyorum. Hiçbir şeyi kendim seçemediğim gibi bunu da seçemiyorum. Kimse bana ister misin? diye sormuyor. Oysa bir deseler hiç ister miyim dönmek. Ben ısrar ediyorum dönmüyorum ama onlar benim kafamı acıtıyorlar. Şu an reel deyim. Her zamanki gibi canım sıkkın. Çünkü güzel olan hiç bir şey yok. Bunu dünya için söyledim. (genel olarak). Daha sıra bana gelmedi. Her şey kötü. Hep şu kelimeler ağzımdan çıkıyor. Ne günlere kaldık yarabbi! Bu daha sadece beynimin koruyucu tabakasını yani kafatasımı kemiren kısımlar. Kendi hayatıma girince her şey daha da berbatlaşıyor. Kendime bakıyorum, yaptıklarıma bakıyorum bir hayvandan 0,0000…………………….00000001 farkım yok. Hemen hayal dünyam tutuyor elimden. Götürüyor beni karanlıklara. O iğrenç dünyada her şey yavaş yavaş kararıyor ve simsiyah oluyor. Neden siyah peki?
Kararıyor çünkü o zaman hiçbir şey göremiyorum. Göremeyince bilemiyorum. Bilemeyince beynimi kemirenler geldikleri yere dönüyorlar ve o zaman beynim bana kalıyor. Artık onla istediğimi yapabilirim. Uçuyorum, koşuyorum, hiç yapmadığım bir şeyi yapıyorum; gülünecek yerde gülüyorum. Aslında biz reel dünyada gülüyoruz ama yanlış yapıyoruz. Yani vermemiz gereken tepki başka bir şey. Gülmek değil. İşte ben asıl verilecek yerde veriyorum o tepkiyi ve gülüyorum. Her şey güzel. Her şey keyifli. Her şey mükemmel. Kafam çakır. Ama birden başımı vuruyorum ama öyle böyle değil. Eskiden vurduklarım gibi değil. Bu sefer, bu sefer başım feci kanıyor. Çünkü çok uçmuşum. Asıl olay şu; her yer kapkaranlık olunca ben tabi durmadım yürüdüm. O zamana kadar çarpmamamın sebebi rastlantısal
Önümü görmüyorum ki çarpmam çok normal. Soru şu bu seferkini kaldırabilecek miyim?
Bu bir kısır döngü. Başta reel dünyadayım sonra hayallerime dalıyorum sonra etraf kararıyor ve önümü göremiyor çarpıyorum. Sonra tekrar reeldeyim sonra yine etraf kararıyor. …………………………………….. yine çarptım başımı 
Dedim ya bu çarpış diğerleri gibi değil. Bu ‘’artık bıktım bu kısır döngüden’’ çarpışı. Bu çarpış ‘’orda ne varsa artık oraya gidiyorum, bu saçma sapan ikili dünyayı bırakıyorum’’ çarpışı.
MASALIN SONU
Ama nerde bende o cesaret? Mantıklı bir insanın yapması gereken hayatına son vermektir. Eğer harbiden mantıklıysa. Çünkü insan yaşamı algılayamıyor, anlam veremiyor. Bu anlamsız yaşama, O, verdiği canı alana kadar devam ediyor. Ne bu şimdi? Ne oluyoruz? Bu işteki mantık ne?

Hiç bir şey anlamıyorum. Hayır hayır sorun bende değil. Sorun benliğimde. O içimde konuşan beynimi hart hurt kemiren, bana bir şey bırakmayan o seste. Zamanımı çalan, ağzıma sıçan, geceleri soğuk duvara yaslanıp beni ağlatanda. Sorun içimde. Bu sorunu çözebilmem, içimdekinin yok olmasına bağlı. Ama ben yok olmadan o asla yok olamaz. İstersem kaçayım gideyim, her şeyi terk edeyim. Buzullara gideyim mesela; ondan uzaklaştım mı? Tabiî ki hayır. O hep benimle beraber. O zaman tercih yapmam lazım. Ya içimdekiyle beraber sonsuza kadar bu kısır döngüyü yaşayacağım. Ya da ikimizi de yok ederek hiç bilmediğim bir dünyaya yolculuğa çıkacağım. Bak ilk kez bir tercih hakkı doğdu bana. Seç bakalım hadi ne duruyorsun ver kararı hemen eyleme geç.
Don’t stop.
Böyle bir durumda senin tercihin ne olurdu?

19 Nisan 2010 Pazartesi

oma

geceleri kendisi için kısa şiirler yazılan kadının adıdır.
yerli değildir, yabancıdır,
bu yüzden haftası yoktur, yılları vardır.
kendine ait kendi anlattığı bir hikayesi olsa da
bunun gerçekle ilgisi tamamen zandır.
bir gün süleymaniyede bir toz bulutuna dönüşüp
başka dünyalara gitme ihtimali olduğu için
şimdi yaşadıkları mizandır.
bir sabah eyüp sultana gitmişliği vardır.
buranın avlusunda yapılan çekilişte
kendisine başağrısının eczası çıkmıştır.
gecedir, sanki bütün gece ezandır."

3 Nisan 2010 Cumartesi

vera

hiç söylenmemiş sözler söylemeliyim
el değmemiş, duru sözler sevdiğim için

sevdiğim! şehir giysilerini kıskanır
ve bu yüzden bürünür geceyi
güneş gözlerinden beslenir
ve saçlarını kollar görmek için.

sensizken şehrim,
boş meydanlarında yürüdüm
kalın puntolarla iri laflar ettim
öfkemi saldım iri dişli postallar üzerine.

sevdiğim! vera. hangi çocuğu okşadın,
ellerinle gülden kokular..
dilinde aşk nameleri,
söylesene vera hangi çocuğun adını andın.

sahi vera en son ne zaman görmüştük sena´yı?
hatırlasana deli kız sana emanet etmişti o bombaları
sevdiğim bak umut kan pıhtısı rengine döndü
ki sen vera, filistin'den geçerken
sakın eteklerini toplama
biraz kan bulaşmış halde çık karşıma
ve sakın unutma
o ilk çocuğumuzdur
asırlardır dillerde olan leyla´dır,
meryem´in suskunluğunda can bulan
gözleri vardı züleyha´nın
henüz düşmeden kirli kelimeler diyarına

bilir misin vera bu kaçıncı çocuk?
bu kaçıncı kertik yüreğe atılan?
eskisi gibi değil. artık daha da sancılı

sevdiğim özgürlük meydanları budalalardan
geçilmiyorsa
bil ki bu şehirde çocuklar ölüyor

asırlardan uzak ellerini vera..
ellerini bulur ellerim
bir grozni kuşatmasında
dağları görüyor musun vera?
her bir dağa bir çocuğumuzun adını koymuşlar
berat'ım, emin'im, murat'ım
hani omuz omuza vermiştik ya bir namaz kıyamında
hani beraber açmıştık orucumuzu
kimi marmara´da kimi yıldız´da

koş vera koş
ülkemin sürgün yerlerine koş
ağlama deli kız ben ağlarım
seni böyle görmemeli
her okul kapısında türkümüzü söyleyen kızlarımız
ve annelere de söyle ağlamasınlar
ve sakın onlara ölüler demesinler

söylesene vera
çocuklara sıkılan hangi kurşun kahpece değildir?

öfkemiz taş doğursun vera taş!
yüreğimizi söksün yerinden
bak her tarafta sapanlı ebabiller
ebrehe´nin tankları kan kusturur
şimdi firavunu boğan kızıldeniz´i
ağlama duvarının dibinde görürüm
ki asa değil musa´nın elindeki
çağın sökülmüş kalbidir

bir şubat gecesi kaybettik esrarımızı vera
kendimizi odalarımızda bulduk
postallı korkularımızla
söylesene sevdiğim hangi rengini çaldılar
gökyüzünden
bak zulüm çin seddi´ni aştı

sevdiğim içimizdeki musalardan ne haber vardır?
ibrahimlerden,yusuflardan
yoksa musa´yı kızıldeniz´de yalnız mı bıraktık?
ellerimizle mi verdik ibrahim´i nemrutlara
şimdi hangi kuyudan gelmede yusuf´un sesi?
ki unutma vera
filistin´de yeni doğan çocuklar ilkin annelerinin
göğsüne
sonra da yerdeki taşlara uzanırlar

neredesin ey ismail´in boğazındaki merhamet?
içimizdeki bu sızıyı kaldır
ya ebabilleri gönder
ya bizi de oraya aldır

ve her taraftan bana yönelir
seni arayan sesim
vera benim... vera benim...

22 Mart 2010 Pazartesi

ALHAMDULILLAH

I'm just a rock, and everyday I sit and watch the sky

I sleep here in the sun and rain, and do not question why

I don't want to be a bird, 'cause as rocks we're never meant to fly

But you can sit and rest on me when you pass by



Alhamdulillah (Praise be to Allah) - Alhamdulillah I'm a rock

And that is all Allah asks of me

Alhamdulillah - Alhamdulillah I'm a Muslim

And there's nothing else I'd rather be



I'm just a tree and this is the only life I'll ever know

I'll bow my bows and worship whenever I feel the wind blow

And my purpose in life is to grow and Allah says grow

And be a home for the birds and shade for folks below



Alhamdulillah - Alhamdulillah I'm a tree

And that is all Allah asks of me

Alhamdulillah - Alhamdulillah I'm a Muslim

And there's nothing else I'd rather be



I'm just a person and my life is full of opportunity

I can travel through the world, over land and over sea

But will I choose the path of Truth, or a path to misguide me?

Sometimes I wish I had a simple life, just like a rock or a tree

But Alhamdulillah - Alhamdulillah I'm a person

And Allah has given me a choice that's free

So, Alhamdulillah - I choose to be a Muslim

And there's nothing else I'd rather be



Alhamdulillah - Alhamdulillah I'm a person

And Allah has given me a choice that's free

So, Alhamdulillah - I choose to be a Muslim

And there's nothing else I'd rather be

7 Şubat 2010 Pazar

gecen yazdığım yazıda tam olarak sıçmadığımı anladım. ama bu sefer kesin sıçtım

4 Şubat 2010 Perşembe

BİTTİM

sıçtğım an bu andır emekler boşa
Babasından öğrendiği gibi 'değerler', doğru ile yanlışın ne olduğu konusunda çok basit bir konudur. Güç olan yalnızca değerlerin uygulanabilmesidir.